Tokat: Mevlânâ’dan Evliya Çelebi’ye, asırların dilinde bir medeniyet şehri

“Tokat tarafına gitmek gerek…”

Hazreti Mevlânâ – Fîhi Mâ Fîh

“Âlimler konağı, fâzıllar yurdu ve şairler yatağıdır.” Evliya Çelebi – Seyahatnâme

Benim kadrajımda,Tokat; köprülerinden sokaklarına, mabetlerinden saat kulesine  uzanan köklü geçmişiyle, her köşesinde başka bir medeniyet izini  size yaşatıyor. Benim objektifime takılan Tokat’ın en ince güzelliklerinden dört ayrı kare; her biri bu kadim şehrin başka bir yüzünü, başka bir hikâyesini anlatıyor. Beni etkileyen ise her birinin ayrı bir hikâye anlatması, ayrı bir görsel zenginlik taşıması ve bütün bu güzelliklerin bir araya gelerek Tokat’ın kendine has şehir estetiğine bambaşka bir değer katmasıydı.

Aradan asırlar geçmiş… Biri “Tokat tarafına gitmek gerek” demiş, diğeri bu kadim şehri “âlimler konağı, fâzıllar yurdu ve şairler yatağı” diye kayda geçirmiş.

İnsan böylesine güçlü iki sözün ardından Tokat’ı merak etmez mi?

İşte biz de biraz bu merakın, biraz da tarihin izini sürme arzusunun peşine düşerek asırlar öncesinden gelen bu iki sese kulak verdik. Tokat yoluna revan olduk.

İşte biz de biraz bu merakın, biraz da tarihin izini sürme arzusunun peşine düşerek, asırlar öncesinden gelen bu iki sese kulak verdik.

O seslerin izinde, kadim Tokat’ın kapısını araladık…

Ve düştük Tokat yollarına…

Çünkü Tokat’a gitmek, yalnızca bir Anadolu şehrini görmek değildi. Evliya Çelebi’nin gördüğü sokakların, bağların ve bahçelerin; Mevlânâ’nın çağından bugüne ulaşan o kadim medeniyet hafızasının izini sürmekti.

Düşünün…

Aradan asırlar geçmesine rağmen Mevlânâ’nın ve Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği o kadim şehrin izlerini bugün hâlâ Tokat’ın sokaklarında, eserlerinde ve insanlarında bulabiliyorsunuz. İşte bana göre Tokat’ın asıl büyüklüğü burada başlıyor.

Çünkü bazı şehirler yalnızca eski değildir; köklüdür. Bazı şehirlerde yalnızca tarihî eserler bulunmaz; tarih yaşamaya devam eder.

Ve bazı şehirler vardır ki onları birkaç tarih, birkaç eser ve birkaç cümleyle anlatmaya çalışmak, o şehre haksızlık olur.

Tokat da böyledir;her köşesi bir başka güzel,her eseri başka bir medeniyetin eşsiz hatırasını taşır.

ANADOLU’NUN ORTASINDA BİR MEDENİYET HAFIZASI

Tokat’a baktığınızda aslında Anadolu’nun tarihine bakıyorsunuz. Bu topraklardan nice medeniyetler geçmiş, nice devletler hüküm sürmüş, nice yollar kesişmiş. Hititlerden Roma’ya, Bizans’tan Danişmendlilere, Selçuklulardan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e uzanan büyük bir tarihî birikimden söz ediyoruz.

Bu nedenle Tokat’ı sadece “tarihî bir şehir” diye tarif etmek bana yetersiz geliyor.

Tokat âdeta Anadolu medeniyetlerinin üst üste yazıldığı büyük bir tarih kitabıdır. Fakat bu kitabın sayfaları kâğıttan değil; taştan, ahşaptan, çiniden, kemerden, kubbeden, köprüden, sokaktan ve insan hafızasından oluşuyor.

Tokat Kalesi’ne bakıyorsunuz, başka bir çağ önünüze geliyor. Yağıbasan Medresesi’nin önünde duruyor, Anadolu’daki ilim geleneğinin ne kadar eski ve köklü olduğunu düşünüyorsunuz. Gökmedrese’nin taşına ve çinisine baktığınızda Selçuklu sanatının inceliğini görüyorsunuz. Taşhan’ın avlusunda Anadolu’nun ticaret yollarının sesini duyuyor, Hıdırlık Köprüsü’nün üzerinden geçen asırları hayal ediyorsunuz. Tarihî Saat Kulesi’nin önüne geldiğinizde ise zaman sanki yavaşlıyor;geçmişle bugün aynı meydanda buluşuyor.

Camileri, hanları, hamamları, türbeleri, zaviyeleri, medreseleri ve tarihî konaklarıyla Tokat, insana sürekli aynı şeyi söylüyor:

Burada yalnızca bir şehir değil, büyük bir medeniyet yaşadı.

Daha güzeli ise o medeniyetin izlerinin hâlâ ayakta olmasıdır.

YAĞIBASAN’DAN BUGÜNE: ASIRLARDIR SÖNMEYEN İLİM IŞIĞI

Tokat’ın tarihinden söz ederken üzerinde özellikle durmak istediğim yapılardan biri Yağıbasan Medresesi’dir.

İçeri adım attığım anda hissettiğim hayranlığı tarif etmek kolay değildi. Asırlar öncesinin ilim dünyasına açılan bir kapıdan geçiyor gibiydim. Çünkü karşımızda yalnızca tarihî taşlardan meydana gelmiş eski bir yapı değil, Anadolu’nun en eski ilim ocaklarından biri vardı.

Bundan sekiz asrı aşkın zaman önce Tokat’ta talebeler bir müderrisin etrafında toplanıyor; dersler yapılıyor, kitaplar okunuyor, ilim konuşuluyor. Matematikten astronomiye kadar devrin ilimleri bu coğrafyada kendisine yer buluyor.

Asırlar ilerliyor; Danişmendliler gidiyor, Selçuklular geliyor, ardından Osmanlı… Fakat Tokat’ta ilim geleneği sona ermiyor. Osmanlı döneminde medreselerde müderrisler ders vermeyi sürdürüyor.

Bir düşünün… XII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar nesiller, devletler ve asırlar değişiyor; fakat o taşların altında ilim yaşamaya devam ediyor.

Takvimler 2023 yılını gösterdiğinde ise Yağıbasan Medresesi’nin asırlık duvarları yeniden bir tarih dersinin sesine şahit oluyor. Yaklaşık bir asır sonra medresede yeniden ders veriliyor. Üstelik o dersi veren isim, Tokat’ın yetiştirdiği en değerli tarihçilerimizden Prof. Dr. Erhan Afyoncu.

Asırlar önce müderrislerin talebelerine ilim anlattığı yerde, yüzyıllar sonra Tokat’ın yetiştirdiği bir tarihçi gençlerin karşısına geçip tarih anlatıyor.

Bir Tokat evladının, asırlar boyunca ilmin sesinin yankılandığı bu medresede yeniden ders vermesi, geçmişle bugün arasında kurulmuş anlamlı bir köprü gibiydi.

Taş aynı taş… Mekân aynı mekân… Değişen yalnızca zaman.

Bana göre medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur: Geçmişi yalnızca müzeye kaldırmak değil, geçmişten aldığınız emaneti geleceğe taşıyabilmektir.

Dün müderris vardı, bugün profesör var. Dün medrese vardı, bugün üniversite var. Ama Tokat’ın ilme verdiği değer asırlardır değişmiyor.Belki Yağıbasan’ın taşları bize hâlâ aynı şeyi söylüyor:

KUBBELERİN ALTINDA ASIRLARIN SESİ

Benim dünyamda Selçuklu ve Osmanlı camilerinin, Mimar Sinan’ın eserlerinin, kubbelerin, minarelerin ve tarihî yapıların ayrı bir yeri var.

Yıllardır objektifimi Türk-İslam mimarisinin büyük eserlerine çeviriyorum. Bir kubbenin altında yalnızca mimariyi değil; o kubbeyi meydana getiren medeniyetin estetik anlayışını, inancını, zarafetini ve ruhunu anlamaya çalışıyorum.

Tokat, bu anlamda da insanı şaşırtan bir şehir. Garipler Camii’nden Ulu Cami’ye, Hatuniye’den Ali Paşa Camii’ne uzanan mimari miras, farklı dönemlerin aynı şehirde nasıl birbirini tamamladığını gösteriyor.

Her birinin dili başka, dönemi başka… Ama hepsinin söylediği ortak bir söz var:

Bu topraklarda medeniyet tesadüfen kurulmadı.

Taş ustasının el emeği, ahşap ustasının sabrı, hattatın kalemi, nakkaşın rengi ve mimarın ölçüsü aynı şehirde buluşmuş. Bir esere bakarken yalnızca o eseri değil, onu meydana getiren insanı ve medeniyet tasavvurunu da görüyorsunuz.

BEN TOKAT’IN İNSANINI DA ÇOK SEVDİM

Bir şehri büyük yapan yalnızca tarihî eserleri, yolları, meydanları, müzeleri, camileri veya medreseleri değildir.

Bir şehri asıl şehir yapan insandır.

Tokat’ta dikkatimi çeken en önemli güzelliklerden biri de insanları oldu: Güler yüz, samimiyet, saygı, sevgi, misafirperverlik, dayanışma ve bugün büyük şehirlerde giderek daha fazla özlediğimiz o güzel Anadolu hasleti: birbirine sahip çıkmak.

İnsanların konuşmasında, selamlaşmasında ve misafirine yaklaşımında bir sıcaklık hissediyorsunuz. Esnafıyla konuşuyorsunuz, yüzünde tebessüm… Sokakta birine bir şey soruyorsunuz, yardımcı olabilmek için gayret ediyor. Bir sofraya oturuyorsunuz; size misafir değil, sanki yıllardır tanıdıkları bir dostmuşsunuz gibi davranıyorlar.

Ben bunu çok kıymetli buluyorum. Çünkü binaları restore edebilir, yolları yenileyebilir, meydanları yeniden düzenleyebilirsiniz. Ancak bir şehrin insanî kültürünü kaybederseniz onu yeniden inşa etmek kolay değildir. Tokat’ın en büyük zenginliklerinden biri, insanını ve insanlığını kaybetmemiş olmasıdır.

Bana sorarsanız Tokat yalnızca tarihî bir şehir değil, aynı zamanda mutlu bir Anadolu şehridir; huzurun yüksek sesle değil, sessizce yaşandığı şehirlerden biridir.

Yeşilırmak’ın üzerinde asırlardır dimdik duran Hıdırlık Köprüsü’nün kemerleri arasından süzülen Osmanlı kayıkları ise Tokat’ta karşılaştığım en güzel ayrıntılardan biriydi. İnsanların bu kayıklara binerek Yeşilırmak üzerinde gezmesi, tarihî köprünün ihtişamıyla birleşince ortaya adeta geçmişle bugünün aynı karede buluştuğu bambaşka bir enstantane çıkarıyor. Objektifime yansıyan bu görüntü yalnızca güzel bir fotoğraf karesi değildi; Tokat halkının aileleriyle, çocuklarıyla şehrin tarihini yaşayarak vakit geçirdiği son derece güzel bir etkinlikti. Hıdırlık Köprüsü’nün gölgesinde, Yeşilırmak’ın üzerinde süzülen kayıkları izlerken Tokat’ın tarihini sadece korumadığını, aynı zamanda yaşattığını da gördüm.

TOKAT’A DEĞER KATANLAR, TOKAT’IN MEMLEKETE KATTIĞI DEĞERLER

Bir şehrin insanından bahsederken yalnızca bugün sokakta karşılaştığımız insanları kastetmiyorum. Şehirlerin hafızasında iz bırakan insanlar vardır. Kimi orada doğmuş, kimi orada yetişmiş, kimi ise başka bir şehirden gelmiş; yaptığı hizmetlerle o şehrin tarihine adını yazdırmıştır.

Tokat’ın yakın tarihinde anmadan geçemeyeceğim isimlerden biri, halkın gönlünde ve benim gönlümde “Süper Vali” olarak yer eden merhum Recep Yazıcıoğlu’dur.

Tokatlı değildi; ama Tokat’ta öylesine büyük izler bıraktı ki şehrin yakın dönem tarihinden söz ederken onun adını anmamak bana göre eksiklik olur.

Devlet ile millet arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışan, makam odasından ziyade vatandaşın arasında olmayı tercih eden ve hizmet anlayışının merkezine insanı koyan sıra dışı bir devlet adamıydı. Tokat Valiliği döneminde halkın gücüyle devletin imkânlarını aynı hedefte buluşturan yaklaşımı, daha sonra “Tokat Modeli” olarak anıldı.

Bugün bu hikâyenin anlamlı bir devamı daha var. Merhum Recep Yazıcıoğlu’nun yıllar önce Tokat’ta bıraktığı hizmet anlayışının ve gönül bağının izlerini, oğlu Tokat Belediye Başkanı Sayın Mehmet Kemal Yazıcıoğlu’nun Tokat’a hizmet gayretinde görmek ayrı bir güzellik. Buna bizzat şahit oldum.

Bir zamanlar babası bu şehirde vali olarak Tokat halkıyla omuz omuza yürümüş, devlet ile millet arasındaki gönül köprülerini güçlendirmişti. Bugün ise oğlu aynı şehre belediye başkanı olarak hizmet ediyor; Tokat halkıyla iç içe, onların taleplerini dinleyerek büyük bir özveriyle çalışmalarını sürdürüyor.

Babadan oğula geçen yalnızca bir soyadı değil; Tokat’a duyulan sevgi, insana dokunma gayreti ve hizmet anlayışıdır.

(Makamlar ve görevler gelip geçer.)

Asıl olan, insanların gönlünde nasıl bir iz bıraktığınızdır. Yazıcıoğlu ailesinin Tokat’la kurduğu bağ da bana göre tam anlamıyla bir gönül bağıdır.

Tokat aynı zamanda Türkiye’ye birbirinden değerli insanlar kazandırmış bereketli bir coğrafyadır.

Tokat’ın dünya tarihine bıraktığı izlerden biri de Zile’de karşımıza çıkar. Roma İmparatoru Julius Caesar, MÖ 47 yılında Zile yakınlarında Pontus Kralı II. Pharnakes’e karşı kazandığı zaferin ardından tarihe geçen o meşhur sözünü söyledi: “Veni, vidi, vici” — “Geldim, gördüm, yendim.” Yüzyıllardır dünyanın dört bir yanında tekrarlanan bu üç kelimenin hafızası, bugün Tokat’ın Zile ilçesiyle birlikte yaşamaya devam ediyor.

Bu kadim toprakların yetiştirdiği isimlerden, tarihçiliğimizin önde gelen hocalarından Prof. Dr. Erhan Afyoncu, bugün Millî Savunma Üniversitesi Rektörü olarak görevini sürdürmektedir. Akademik çalışmalarının yanında ülkemizin askerî eğitim alanındaki önemli kurumlarından birinin sorumluluğunu da taşımaktadır. Tarihçilik birikimini eğitim ve yöneticilik tecrübesiyle buluşturarak geleceğin subay ve astsubaylarının yetiştirildiği bu kurumun çalışmalarına öncülük etmektedir.

Türkiye’nin ilim ve düşünce hayatına değer katan Afyoncu; özellikle Osmanlı tarihi üzerine yaptığı araştırmalar, kaleme aldığı kitaplar ve yetiştirdiği öğrencilerle önemli bir birikimin temsilcisidir. Arşiv belgelerine dayanan çalışmalarıyla geçmişin anlaşılmasına katkı sunarken, yazıları ve televizyon programlarıyla tarih bilgisinin akademi çevrelerinin ötesinde geniş kitlelere ulaşmasına da hizmet etmektedir.

Yine bu toprakların yetiştirdiği değerli isimlerden biri de Prof. Dr. Ali Satan hocamızdır. İlim ve akademi dünyasına yaptığı hizmetlerle Tokat’ın yetiştirdiği müstesna şahsiyetler arasında yer almaktadır.

Bu vesileyle tüm değerli hocalarımızı muhabbet ve hürmetle yâd etmek isterim.

Tokat’ın edebiyat dünyamıza kazandırdığı büyük isimlerden biri de Cahit Külebi’dir. Zile’de dünyaya gelen Külebi’nin şiirinde Anadolu’nun yollarını, insanını, memleket duygusunu ve hasretini bulursunuz. Külebi’nin Anadolu’ya duyduğu sevgiyi anlatan o içten sesi, Tokat’ın da ruhuna tercüman olur:

“Sen Türkiye kadar aydınlık ve güzelsin!”

Belki de Külebi’nin dizelerinde Anadolu’yu böylesine sahici anlatabilmesinin sırrı, çocukluğunun geçtiği Tokat’ın insanını, yollarını ve tabiatını yakından tanımasında saklıydı.

Bir başka önemli isim Mustafa Necati Sepetçioğlu’dur. Tarihî romanlarıyla nesillere tarih şuuru kazandıran, Anadolu’nun ve Türk tarihinin büyük hikâyesini edebiyatın diliyle anlatan değerli bir kalemdir.

Taştan eserler inşa etmek kadar insan yetiştirebilmek; kubbe yapmak kadar o kubbenin altında düşünen nesiller yetiştirebilmek; medrese yapmak kadar âlim, kütüphane kurmak kadar kalem sahibi insanlar çıkarabilmek…

Belki de Tokat’ın asırlardır tükenmeyen bereketini en güzel şu cümle anlatır:

Toprağı mahsul, tarihi eser, kültürü sanat; insanı ise memlekete değer üretmiştir.

ÇARŞISINDA SANAT, SOKAĞINDA HAFIZA

Tokat’ın kültürel zenginliğini yalnızca anıtsal mimariyle sınırlandırmak doğru olmaz. Yazmacılık, bakırcılık, dokumacılık ve geleneksel el sanatları bu şehrin yaşayan hafızasının parçalarıdır.

Bir ustanın eline baktığınızda bazen yüzyılların birikimini görürsünüz. Makineleşmenin, seri üretimin ve birbirine benzeyen şehirlerin çoğaldığı bir dünyada bu geleneklerin yaşaması son derece değerlidir.

Çünkü medeniyet yalnızca büyük kubbelerden ibaret değildir. Bazen küçücük bir bakır işlemesinde, bir yazmanın deseninde, bir konağın ahşap tavanında veya eski bir kapının tokmağında yaşar.

Tokat, bütün bunları aynı şehirde bir araya getirebilen büyük bir kültür coğrafyasıdır.

BENİM KADRAJIMA GİREN TOKAT

Ben şehirleri biraz farklı gezerim. Çünkü gözüm ister istemez kadraj arar.

Bir sokağa girdiğimde önce ışığa, bir camiye girdiğimde kubbenin geometrisine, bir medresede taşın diline, bir köprüde perspektife, bir konakta ahşabın zarafetine bakarım. Sonra deklanşöre basarım.

Tokat’ta da böyle oldu.

Kadrajıma kimi zaman bir medresenin asırlık taşları, kimi zaman bir caminin kubbesi, kimi zaman müzelerin sessizliğinde muhafaza edilen bir medeniyetin hatıraları girdi. Bazen tarihî bir sokak, bazen Yeşilırmak, bazen bir çarşı, bazen bir sofra, bazen de Tokatlı bir insanın yüzündeki samimi tebessüm…

Fakat Tokat’ta şunu fark ettim:

Kadraj yetmiyor.

Çünkü objektifi nereye çevirseniz karşınıza başka bir hikâye çıkıyor. Müzesini çekiyorsunuz, medresesi kalıyor. Medresesini çekiyorsunuz, camisi çağırıyor. Camisini çekiyorsunuz, sokakları… Sokaklarından çıkıyorsunuz, Yeşilırmak… Yeşilırmak’a bakıyorsunuz; bağları, bahçeleri, dağları… Sonra sofraya oturuyorsunuz ve bu defa Tokat size kendisini bambaşka bir dille anlatmaya başlıyor.

İşte o zaman insan anlıyor:

Tokat’ı anlat anlat bitmez…

MEVLÂNÂ’DAN EVLİYA ÇELEBİ’YE AYNI HİKÂYE

Asırlar önce Hazreti Mevlânâ’nın adını zikrettiği, Evliya Çelebi’nin gezip gördüğü bu şehir bugün hâlâ insanı kendisine çekebiliyorsa bunun bir sebebi olmalı.

Bana göre o sebep, Tokat’ın ruhunu kaybetmemiş olmasıdır.

Tarih var ama tarihî bir dekor değil. Kültür var ama vitrinde değil. Gelenek var ama geçmişte kalmış değil. Lezzet yalnızca turistik bir sunumdan ibaret değil. İnsan sıcaklığı ise hâlâ hayatın içinde…

Tokat’ın kıymeti de burada.

Medeniyet dediğimiz şey yalnızca büyük yapılar inşa etmek değildir. Medeniyet; insan yetiştirmek, komşuluk kurmak, misafire kapı açmak, bir sofrayı paylaşmak, ilim öğretmek ve bir eseri korumaktır. Bir ağacı, bir nehri ve bir sokağı gelecek nesillere bırakabilmektir.

Yağıbasan’ın kubbesi altında başlayan ilim yolculuğunun asırlar sonra Erhan Afyoncu’nun sesiyle yeniden yankılanmasıdır. Cahit Külebi’nin Anadolu’yu mısralarına taşıması, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun tarihi yeni nesillere romanlarıyla anlatmasıdır. Merhum Recep Yazıcıoğlu’nun Tokat’la kurduğu gönül bağının, yıllar sonra oğlu Mehmet Kemal Yazıcıoğlu’nun aynı şehre hizmetiyle başka bir biçimde sürmesidir.

İşte Tokat, bütün bunların aynı büyük hikâyede buluşabildiği şehirlerden biridir.

TOKAT’I MUTLAKA GÖRÜN

Bana “Tokat’a gidilir mi?” diye sorsalar cevabım çok açık olur:

Tokat’a gidilmez; Tokat yaşanır.

Tarih merakınız varsa gidin. Mimariye ilginiz varsa gidin. Fotoğraf çekiyorsanız mutlaka gidin. Gastronomiyi seviyorsanız gidin. Anadolu insanının sıcaklığını özlediyseniz gidin. Biraz huzur, biraz tarih, biraz tabiat ve bolca kültür istiyorsanız gidin.

Ama acele etmeyin. Çünkü Tokat aceleyle gezilecek bir şehir değildir.

Sokaklarında yürüyün, başınızı kaldırıp kubbelerine bakın. Yağıbasan’ın taşlarının önünde biraz durun, medreselerinin dilini dinleyin. Çarşısında dolaşın, esnafıyla sohbet edin. Yeşilırmak’ın kenarında durun. Sofrasına oturun, yemeklerini tadın, insanlarıyla konuşun.

Akşam olduğunda şehrin ışığını seyredin. Sonra kendinize sorun:

Ben Tokat’a sadece gezmeye mi geldim, yoksa Anadolu’nun hafızasında bir yolculuğa mı çıktım?

Tokat verecektir.

SON SÖZ: TOKAT’I ANLAT ANLAT BİTMEZ

Anadolu’da nice güzel şehir gördüm. Nice kubbenin altında durdum; nice medreseyi, camiyi, köprüyü ve konağı fotoğrafladım. Her şehrin bende bıraktığı başka bir hatıra, başka bir ışık, başka bir iz oldu.

Tokat’ın bende bıraktığı duygu ise çok başka.

Çünkü Tokat bana bir kez daha gösterdi ki bir şehrin zenginliği yalnızca sahip olduklarının çokluğuyla ölçülmez. Asıl zenginlik, sahip olduğu değerleri asırlar boyunca birlikte yaşatabilmektir.

Tokat’ta tarih, medeniyet, ilim, mimari, sanat, şiir ve edebiyat var. Yeşilırmak, bağ, bahçe, bereket ve lezzet var. Güler yüz, misafirperverlik, saygı, sevgi, dayanışma ve huzur var.

Ve hepsinden önemlisi:

İnsan var.

Ve bütün bunların ortasında, asırlardır akmaya devam eden Yeşilırmak var.

İşte bundan dolayı Tokat benim gözümde yalnızca Anadolu’nun güzel şehirlerinden biri değil, Anadolu’nun yaşayan hafızalarından biridir.

Mevlânâ’dan Evliya Çelebi’ye, Yağıbasan’ın müderrislerinden bugünün profesörlerine, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Recep Yazıcıoğlu’ndan Mehmet Kemal Yazıcıoğlu’na; şairinden tarihçisine, esnafından çiftçisine, ustasından sanatçısına kadar asırlardır devam eden büyük bir Anadolu hikâyesidir Tokat.

Çünkü bazı şehirler gezilir, bazı şehirler görülür, bazı şehirler hatırlanır. Bazı şehirler ise insanın gönlünde kendine bir yer açar.

Tokat benim için işte o şehirlerden biridir.

Yıllardır objektifimin ardından nice şehir, nice medeniyet ve nice tarihî eser gördüm. Fotoğrafın, bazen sayfalar dolusu yazının anlatamadığını tek başına anlatabildiğine defalarca şahit oldum. Tokat’ta ise insan objektifini nereye çevirirse çevirsin yalnızca bir manzarayı değil, bir medeniyetin hafızasını kadrajına alıyor.

Bu kadim güzel şehre dair son sözümü de bir fotoğraf sanatçısı olarak şunu söylemek isterim:

Bazı şehirler yalnızca görülür, bazıları ise okunur… Tokat, benim için taşına, köprüsüne, müzelerine,medresesine,mabedine ve sokağına asırların not düştüğü büyük bir tarih kitabıydı. Objektifimi nereye çevirsem yalnızca bir görüntü değil; Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir medeniyet hafızasıyla karşılaştım. İşte bu yüzden Tokat’ta çekilen her fotoğraf, yalnızca bugünü kaydetmez; geçmişin sesini geleceğe taşır.

’’

Cemil Şahin

Fotoğraf Sanatçısı – Araştırmacı – Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir